CandyDoLL


Hakkımda

Merhaba arkadaşlar.!Ben Selin.14 yaşındayım.Liseye geçtim.Yengeç burcuyum.Blog site açmayı çok seviyorum.Yararlı bilgiler verdiğimi düşünüyorum.Sizlerinde yorumlarınızla daha ileriye gideceğime inanıyorum.Kafanıza takılan sorularda kapım her zaman açık...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler


Arkadaşlarım

kizlaricin

yagmurzamani94

ritagirl

happyjale

winxvegruphepsi

muzonun

altinlale

elifka

ebrukizindunyasi

angelkevser

proudipek

buseflora

dollzlar

billur03yazgan

renkligezegen

winxemineadil

morpamukkk

candyhilary

sevgiyle09

sevgiyle009

shekerperi

prensesrose

pinkher

candyardim

charisma17

patenlikiz

sevgiyle02


19/10/2009 - Pembe İncili Kaftan

Kategori: DersLerimiZz

Büyük kubbeli serin divan, bugün daha sakin, daha gölgeliydi. Pencerelerinden süzülen mavi, mor, sincap rengi bahar aydınlığı, çinilerinin yeşil derinliklerinde birikiyor, koyulaşıyordu. Yüksek ipek şiltelere diz çökmüş yorgun vezirler, önlerindeki halının renkli nakışlarına bakıyorlar, uzun beyaz sakalını zayıf eliyle tutan yaşlı sadrazamın sönük gözleri, çok uzak, çok karanlık şeyler düşünüyor gibi, var olmayan noktalara dalıyordu.

- Yürekli bir adam gerekli, paşalar... dedi. Biz onun sırmalara, altınlara, elmaslara boğarak gönderdiği elçisine padişahımızın elini öptürmedik, ancak dizini öpmesine izin verdik. Kuşkusuz o da karşılıkta bulunmaya kalkacak.

- Kuşkusuz.

- Hiç kuşkusuz.

- Mutlaka.

Kubbealtı vezirlerinin tamamıyla kendi görüşünü paylaştıklarını anlayan sadrazam düşündüğünü daha açık söyledi:

- O halde bizden elçi gidecek adamın çok yürekli olması gerek! Öyle bir adam ki, ölümden korkmasın. Devletinin şanına dokunacak hareketlere karşı koysun. Ölüm korkusuyla, uğrayacağı hakaretlere boyun eğmesin...

- Evet!

- Hay hay.

- Çok doğru... Sadrazam sakalından çektiği elini dizine dayadı. Doğruldu. Başını kaldırdı. Parlak tuğları ürperen vezirlere ayrı ayrı baktı:

- Haydi öyleyse... Yürekli bir adam bulun!.. dedi... Hoca takımından, Enderundan, divandan benim aklıma böyle gözüpek bir adam gelmiyor. Siz düşünün bakalım...

- ...

- ...

- ...

Sofu, barışsever, sessiz padişahın koca devletine, sessiz küçük bir beyin olan divan düşünmeye başladı.

Bu elçi, yedi yıl sonra takdirin "Yavuz!" namındaki yaman sillesiyle her gururunun, her cinayetinin cezasını bir anda gören İsmail Safavi'ye gönderilecekti. Şehzadeliğini ata binmekten, cirit oynamaktan, silah kullanmaktan çok, kitapla geçiren bilge Bayezid'in yaradılışı son derece uysaldı. Yalnız şiiri, bilgeliği, tasavvufu sever; savaştan, mücadeleden nefret ederdi. Vezirler, sevgili padişahlarının rahatını bozmamayı en büyük görevleri sanırlardı... Bununla birlikte sınırlarda yine kavganın önü alınamıyordu. Bosna, Eflak, Karaman, Belgrat, Transilvanya, Hırvatistan, Venedik seferleri birbirini izliyor; Modon, Koron, Zonkiyo, Santamavro ele geçiriliyordu. Sanki İstanbul fatihinin kararlılığıyla dehası -tahta geçer geçmez, babasının heykelini, "Gölgesi yere düşüyor" diye kırdırıp savaşa girmeye kalkan- halefinin zamanında da sönmüyor; sönmez bir alev, bir ruh gibi yaşıyordu. Rahat istendikçe dert çıkıyordu. Hele Doğu... Kan içinde, ateş, kıyım içinde kıvranıyordu. Yıkılan, sönen Akkoyunlu hanedanının yıkıntıları üstünde Şah İsmail serserisi saltanat kurmuştu. Geçtiği yerlerde dikili ağaç bırakmayan, babasıyla büyükbabası Cüneyd'in öcünü aldığı için delice bir gurura kapılan bu kudurmuş şah, akla gelmedik canavarlıklarla sağına soluna saldırıyordu. Kendine sığınanları bile, çağırdığı şölende, yemekmiş gibi kaynattırdığı büyük kazanlara atıp söğüş yapan, yendiği Özbek padişahının kafatasıyla şarap içen bir acımasız şah, dünyada gerçekten eşi görülmemiş bir kıyıcıydı. Bayezit divanının çelebi, sessiz, temiz huylu, dinine bağlı vezirleri onun işkencelerini hatırlamaya dayanamazlardı. Bu kıyıcı, bir gün mutlaka bizim sınırımıza da saldıracak, Doğu illerini ele geçirmeye kalkacaktı. Bunu herkes biliyordu. Geçen yıl Zülkadriye egemeni Alaüddevle'den nikahla kızını istemişti. Alaüddevle kızını vermedi, İsmail uğradığı bu aşağılamaya öfkelendi; öç için padişahın toprağından geçti. Savunmasız Zülkadriye topraklarına girdi. Diyarbekir, Harput kalelerini aldı. Sarp bir dağa kaçan Alaüddevle'nin oğlu ile iki torunu eline tutsak düştü. Şah İsmail, bu zavallıları ateşte kızartıp kebap ettirdi. Etlerini kuzu gibi yedi. Böyle korkunç bir şey Doğu'da yeni duyuluyordu. Savaş istemeyen padişah, Ankara'ya, Yahya Paşa kumandasında bir ordu göndermekten başka bir şey yapmadı. Bu şah, kıyıcı olduğu kadar da kurnazdı... Osmanlı toprağına geçtiği için özür diliyor, birbiri arkasına elçiler gönderiyordu. O zamanlar Trabzon Valisi olan Şehzade Yavuz, babası gibi dayanamamış, Tebriz sınırını geçmiş, Bayburt'a, Erzincan'a kadar her yeri yağmalamış, hatta şahın kardeşi İbrahim'i tutsak etmişti. İsmail'in elçisi şimdi bu saldırıdan da yakınıyor, Osmanlı toprağına son akınlarının padişahın devletine karşı değil, sırf Alaüddevle'ye karşı olduğunu tekrarlıyordu. İşte divanda bu kurnaz, bu kıyıcı, acımasız türediye gönderilecek uygun bir elçi bulunamıyordu; çünkü kendini Osmanlı Hakanı'yla bir tutan, hatta bütün Doğu'da egemenlik kuran bu serseri, karşısında devleti temsil edecek adama kuşkusuz birçok densizlik yapacak; densizliklerine karşılıkta bulunanı ola ki kazığa vuracak, derisini yüzecek, akla gelmedik korkunç bir işkenceyle öldürecekti. Sadrazamın sağındaki, deminden beri bir mezar taşı gibi kımıltısız duran kırmızı tuğlu kavuk, yerinden oynadı. Yavaş yavaş sola döndü:

- Ben, tam bu elçiliğe uygun bir adam biliyorum, dedi, babası benim yoldaşımdı. Ama devlet memurluğunu kabul etmez.

- Kim?

- Muhsin Çelebi.

Sadrazam bu adamı tanımıyordu. Sordu:

- Burada mı oturuyor?

- Evet.

- Ne iş yapıyor?

- Biraz zengindir. Vaktini okumakla geçirir. Tanımazsınız efendim. Hiç büyüklerle ahbaplık etmez. Büyük mevkiler istemez.

- Niye?

- Bilmem ama, belki "düşüşü var" diye.

- Tuhaf...

- Ama çok yüreklidir. Doğrudan ayrılmaz. Ölümden çekinmez. Birçok kez savaşmıştır. Yüzünde kılıç yaraları vardır.

- Bize elçi olmaz mı?

- Bilmem.

- Bir kere kendisini görsek...

- Bilmem, çağırınca ayağınıza gelir mi?

- Nasıl gelmez?

- Gelmez işte... Dünyaya minneti yoktur. Şahla dilenci, gözünde birdir.

- Devletini sevmez mi?

- Sever sanırım.

- O halde biz de kendimiz için değil, devletine hizmet için çağırırız.

- Deneyiniz efendim....

Sadrazam, o akşam kahyasını Muhsin Çelebinin Üsküdar'daki evine gönderdi. Devlet, ulus hakkında bir iş için kendisiyle konuşacağını, yarın mutlaka gelmesi gerektiğini yazmıştı.

Sabah namazından sonra sarayının selamlığında, Hint kumaşından ağır perdeli küçük loş bir odada kâtibinin bıraktığı kâğıtları okurken, sadrazama, Muhsin Çelebinin geldiğini bildirdiler.

- Getirin buraya.... dedi.

İki dakika geçmeden odanın sedef kakmalı, ceviz kapısından palabıyıklı, iri, levent, şen bir adam girdi. İnce siyah kaşlarının altında iri gözleri parlıyordu. Belindeki silahlık boştu. Bütün kullarının etek öpmesine, secdesine alışan sadrazam, bir an eteğine kapanılmasını bekledi. Oturduğu mor çuha kaplı sedirin hep öpülen ağır sırma saçağındaki yumağı, altından, içi boş küçük bir kafa gibi şaşkın duruyordu. Sadrazam söyleyecek bir şey bulamadı. Böyle göğsü ileride, kabarık, başı yukarı kalkık bir adamı ömründe ilk defa görüyordu. Kubbe vezirleri bile huzurunda iki büklüm dururlardı. Muhsin Çelebi çok doğal bir sesle sordu:

- Beni istemişsiniz, ne söyleyeceksiniz efendim?

- Şey...

- Buyurunuz efendim.

- Buyur oğlum, şöyle otur da...

Muhsin çelebi, çekinmeden, sıkılmadan, ezilip büzülmeden çok rahat bir hareketle kendine gösterilen şilteye oturdu. Sadrazam hâlâ ellerinde tuttuğu kıvrık kağıtlara bakarak içinden, "Ne biçim adam? Acaba deli mi?" diyordu. Ama hayır... Bu çelebi, çok akıllı bir insandı! Yiğide, alçağa gerek duymayacak kadar bir serveti vardı. Çamlıca ormanının arkasındaki büyük mandırayla büyük çiftliğini işletir, namusuyla yaşar, kimseye eyvallah demezdi. Yoksula, zayıflara, gariplere bakar, sofrasından konuk eksik olmazdı. Dinine bağlıydı. Ama tutucu değildi. Din, ulus, padişah aşkını ta yüreğinde duyanlardandı. Devletin büyüklüğünü, kutsallığını anlardı. Tek ülküsü, "Tanrı'dan başka kimseye secde etmemek, kula kul olmamak"tı... Bilgisi, olgunluğu, herkesçe biliniyordu. İbni Kemal ondan söz ederken, "Beni okutur!" derdi. Şairdi. Ama ömründe daha bir tek kaside yazmamıştı. Hatta böyle övgüleri okumazdı bile... Yaşı kırkı geçiyordu. Önünde açılan yükselme yollarından daha hiçbirine sapmamıştı. Bu altın kaldırımlı, mine çiçekli, cenneti andıran nurlu yolların sonunda, hep "kirli bir etek mihrabı" bulunduğunu bilirdi. İnsanlık onun gözünde çok yüksek, çok büyüktü. İnsan yeryüzünün üzerinde, Tanrı'nın bir çeşit temsilcisiydi. Tanrı insana kendi ahlakını vermek istemişti. İnsan, her varlığın üstündeydi. Kuyruğunu sallaya sallaya efendisinin pabuçlarını yalayan köpeğe yaltaklanma pek yakışırdı ama, insan... Muhsin Çelebi her türlü aşağılanmayı sindirerek yüksek mevki tepelerine iki büklüm tırmanan maskara, tutkulu insanlardan, kendine saygı duymayan kölelerden, güçsüzler gibi yerlerde sürünen pis kölelerden tiksinirdi. Hatta bunları görmemek için insanlardan kaçar olmuştu. Yalnız savaş zamanları Guraba Bölüklerine kumandanlık için ortaya çıkardı. Huzurda serbest, içinden geldiği gibi oturuşu sadrazamı çok şaşırttı. Ama kızdırmadı:

- Tebriz'e bir elçi göndermek istiyoruz. Tarafımızdan sen gider misin oğlum?

- Ben mi?

- Evet

- Ne ilgisi var?

- Aradığımız gibi bir adam bulamıyoruz da...

- Ben şimdiye kadar devlet memurluğuna girmedim.

- Niçin girmedin?

Muhsin Çelebi biraz durdu. Yutkundu, Gülümsedi.

- Çünkü ben boyun eğmem, el etek öpmem, dedi. Oysa zamanın devletlileri mevkilerine hep boyun eğip, el etek, hatta ayak öpüp, bin türlü yaltaklanmayla, ikiyüzlülükle, dalkavuklukla çıktıklarından, çevrelerine hep bu aşağılayıcı geçmişlerin çirkin hareketlerini tekrarlayanları toplarlar. Gözdeleri, nedimeleri, korudukları, hep alçak ikiyüzlüler, ahlâksız dalkavuklar, namussuz maskaralardır. Yiğit, doğru, kendisine saygılı, özgür vicdanının sesine kulak veren bir adam gördüler mi, hemen kin bağlarlar, yıkmaya çalışırlar. Gedik Ahmet Paşa niçin hançerlendi, Paşam?

Sadrazam yavaşça dişlerini sıktı. Gözlerini süzdü. Tuttuğu kâğıdı buruşturdu. Öfkelenmiyordu. Ama öfkelendiği zamanlarda olduğu gibi, yanaklarına bir titreme geldi. Vezirken değil, hatta daha beylerbeyiyken bile karşısında akranlarından kimse ona böyle açıkça söz söyleyememişti. Yine "Acaba deli mi?" diye düşündü. Deli değilse... bu ne küstahlıktı? Bu derece küstahlık, dünya düzenine karşı çıkmak değil miydi? Gözlerini daha beter süzdü. İçinden: "Şunun başını vurdursam..." dedi. Kapıcılara bağırmak için ağzını açacaktı. Ansızın vicdanının -neresi olduğu bilinmeyen bir yerinden gelen- derin sesini işitti: "İşte sen de yaltaklanma, ikiyüzlülük, dalkavukluk yollarından yükselenler gibi, dürüstçe bir sözü çekemiyorsun! Sen de karşında yiğit bir insan değil, ayaklarını yalayan bir köpek, hor görülmenin altında iki kat olmuş bir maskara, bir rezil istiyorsun!" Süzük gözlerini açtı. Avucunda sıktığı kâğıdı yanına koydu. Yine Muhsin Çelebi'ye baktı. Ortasında geniş bir kılıç yarasının izi parlayan yüksek alnı... al yanakları... yeni tıraşlı beyaz, kalın boynu... biraz büyücek, eğri burnu... ince sarığı... tıpkı Şehname sayfalarında görülen eski kahramanların resimlerine benziyordu. Evet, bu alnında yarası görülen kılıcın yere düşüremediği canlı bir kahramandı. İnsaflı sadrazam, vicdanının ruhunda yankılanan sesini, gururunun karanlığıyla boğmadı. "Tam bizim aradığımız adam işte..." dedi. Bu kadar korkusuz bir adam, devletine, ulusuna yapılacak hakareti de çekemez, ölümden korkarak, göreceği hakaretlere eyvallah diyemezdi. Kavuğu hafifçe salladı:

- Seni Tebriz'e elçi göndereceğiz. Muhsin Çelebi sordu:

- Katınızda bu kadar nişancılar, kâtipler, hocalar var. Niçin onlardan birini seçmiyorsunuz?

- Sen Şah İsmail denen kötü ruhlu adamın kim olduğunu biliyor musun?

- Biliyorum.

- Devletini seviyor musun?

- Seviyorum.

Yüce sadrazam doğruldu. Arkasına dayandı:

- Pekala öyleyse... dedi, bu kötü ruhlu adam "elçiye zeval yok" kuralını kabul etmez. Bizimle boy ölçüşme davasındadır. Er meydanında bize yapamadıklarını, bizim göndereceğimiz elçiye yapmak ister. Ola ki işkenceyle idam eder. Çünkü Tanrı'dan korkusu yoktur. Oysa elçimize yapılacak hakaret devletimize demektir. Bize öyle bir adam gerekli ki, hakaret görünce başından korkmasın... Bu hakareti aynen o kötü ruhlu adama iade etsin... Devletini seversen, sen bu fedakârlığı kabul edeceksin!

Muhsin Çelebi hiç düşünmedi:

- Ettim efendim, ama bir koşulum var... dedi.

- Ne gibi.

- Madem ki bu bir fedakârlıktır, ücretle olmaz. Karşılıksız olur. Devlete karşı ücretle yapılacak bir fedakârlık, ne olursa olsun, gerçekte kişisel bir kazançtan başka bir şey değildir. Ben maaş, makam, ücret filan istemem... Karşılık beklemeden bu hizmeti görürüm. Koşulum budur!

- Ama oğlum, bu nasıl olur? Onun elçisi çok ağır giyinmişti. Atları, hizmetkârları kusursuzdu. Bizim elçimizin atları, hizmetkârları, giysileri daha gösterişli, daha ağır olmalı... Bunlar için mutlaka hazineden sana birkaç bin altın vereceğiz. .

Muhsin Çelebi döndü. Önüne baktı. Sonra başını kaldırdı:

- Hayır, dedi, hazineden bir pul almam. Gerekli göz alıcı muhteşem takımlı atları, süslü hizmetkârları ben kendi paramla düzeceğim. Hatta...

Sadrazam gözlerini açtı.

- ... Hatta sırtıma Şah İsmail'in ömründe görmediği ağır bir şey giyeceğim.

- Ne giyeceksin?

- Sırmakeş Toroğlu'ndaki, kumaşı Hint'ten, harcı Venedik'ten gelme, "Pembe İncili Kaftan"ı alacağım.

- Ne... O kadar parayı nereden bulacaksın, oğlum? Sadrazamın şaşmaya hakkı vardı. Bir ay önce tamamlanan, üzeri ender bulunur pembe incelerle işlemeli bu kaftanın ününü İstanbul'da duymayan yoktu. Vezirler, elçiler, padişaha armağan etmek için Toroğlu'na başvurdukça, o fiyatını artırıyordu. Muhsin Çelebi bu ünlü kaftanı nasıl alacağını anlattı:

- Çiftliğimle mandıramı ve evimi rehine vereceğim. Tüccarlardan on bin altın borç toplayacağım, iki bin altını atlarla hizmetkârlara harcayacağım. Geriye kalan sekiz bin altınla da bu kaftanı alacağım.

Sadrazam bu davranışı uygun bulmadı:

- Geldikten sonra bu kaftan senin işine yaramaz. Yalnız bir gösteriş aracıdır. Mallarını elinden çıkaracaksın. Yoksul düşeceksin.

- Hayır, sekiz bin altına alacağım kaftanı altı ay sonra Toroğlu benden yedi bin altına geri alır. Yedi bin altınla ben çiftliğimi rehinden kurtarırım. Geri kalan borçlarımı ödeyemezsem, varsın babamın yadigâr bıraktığı mandıram devlete feda olsun... Devletten hep alınmaz ya... Biraz da verilir!

Muhsin Çelebi'yle konuştukça sadrazamın şaşkınlığı artıyordu. Yüreği rahatladı. İşte küstah, türedi bir hükümdara haddini bildirmek için gönderilecek uygun bir adam bulunmuştu. Gülüyor, ağır ağır kavuğunu sallıyordu. Divanın nazik, korkak, hesapçı çelebileri canlarıyla mallarını çok severlerdi. Bunlardan biri elçi gönderilse, devletinin onurundan çok alacağı bağışı düşünerek, kendisine yapılan her hakareti kabul edecekti. Sadrazam, Muhsin Çelebi'yi yemeğe alıkoymak istedi. Başaramadı, giderek onu ta sofaya kadar uğurladı.

... Altı ay içinde Muhsin Çelebi büyük çiftliğini, mandırasını, evini, dükkânlarını, bahçesini, bostanını rehine koydu. Tüccarlardan para topladı. Atlarını düzdü. Bunların hepsi gerçekten eşi görülmedik derecede göz alıcıydı. Dönüşte yedi bin altına iade etmek koşuluyla Toroğlu'ndan ünlü Pembe İncili Kaftanı da aldı. Genç karısıyla iki küçük çocuğunu akrabasından birinin evine bıraktı. Altı aylık nafakalarını ellerine verdi. Sonra padişahın mektubunu koynuna koyarak yola düzüldü. Konak konak ilerledikçe bu yeni elçinin gösterişi, zenginliği, hele incili kaftanının ünü bütün Anadolu'dan geçerek Şah İsmail'in ülkesine ulaşıyordu. Muhsin Çelebi bir gün Tebriz Kalesi'ne büyük bir gösterişle girdi. Bu küçük başkentin, süse, zenginliğe, renge, süs eşyasına tutkun halkı, İstanbul elçisinin kaftanını görünce şaşırdı. Kent, saray, bütün encümenler kaftanın hikâyesiyle doldu. Şah İsmail, "Pembe İnci"yi yalnız masallarda işitmiş, daha nasıl şey olduğunu görmemişti. Kendisinin daha görmediği şeye sahip olan bu zengin elçiye karşı içinden derin bir kin duydu. Onu hakareti altında ezmeye karar verdi. Huzuruna kabul etmezden önce tahtının arkasına cellatları hazırlattı. Tahtının önündeki ipekli kumaştan şilteleri, ipek seccadeleri kaldırttı. Sağında vezirleri, solunda savaşçıları duruyorlardı.

Muhsin Çelebi, geniş somaki kemerli açık kapıdan rahat adımlarla girdi. Yürüdü. Başı her zamanki gibi yukarda, göğsü her zamanki gibi ilerideydi. Koynundan çıkardığı padişah mektubunu öptü. Başına koydu. Sonra altın tahtın üstüne -allı, yeşilli, mavili, morlu ipek yığınlarına sarılmış, sarmalarla, tuğlarla, sancaklarla çevrelenmiş- garip bir yırtıcı kuş sessizliğiyle tünemiş şaha uzattı. Ayağı öpülmeyen şah kızgınlığından sapsarı kesildi. Gözlerinin beyazları kayboldu. Mektubu aldı. Muhsin Çelebi, tahtın önünden çekilince şöyle bir çevresine baktı. Oturacak bir şey yoktu. Gülümsedi. İçinden, "Beni zorla ayakta, saygı duruşunda tutmak istiyorlar galiba..." dedi. Bir an düşündü. Bu harekete nasıl karşılık vermeliydi? Hemen sırtından Pembe İncili kaftanını çıkardı. Tahtın önüne yere serdi. Şah İsmail, vezirleri kumandanları aptallaşmışlar, şaşkınlık içinde bakıyorlardı. Sonra bu değerli kaftanın üzerine bağdaş kurdu. Dev, ejderha resimleri işlenmiş sivri kubbeyi, yaldızlı kemerleri çınlatan gür sesiyle:

- Mektubunu verdiğim büyük padişahım. Oğuz Kara Han soyundandır! diye haykırdı. Dünya yaratıldığından beri onun atalarından kimse kul olmamıştır. Hepsi padişah, hepsi hakandır. Ataları doğuştan beri hükümdar olan bir padişahın elçisi, hiçbir yabancı padişah karşısında divan durmaz. Çünkü dünyada kendi padişahı kadar soylu bir padişah yoktur... Çünkü...

Muhsin Çelebi Türkçe olarak bağırdıkça; Türkçe bilmeyen şah kızıyor, sararıyor, morarıyor, elinde heyecandan açamadığı mektup tir tir titriyordu... Tahtının arkasındaki cellatlar kılıçlarını çekmişlerdi. Muhsin Çelebi bağırdı, çağırdı. Danışmanlar, vezirler, cellatlar, savaşçılar hükümdarlarının sabrına, buna dayanmasına şaşıyorlardı. Hatta içlerinden birkaçı mırıldanmaya başladı. Muhsin Çelebi sözünü bitirince izin filan istemedi, kalktı. Kapıya doğru yürüdü. Şah İsmail taş kesilmişti. Çaldıran'da kırılacak olan gururu, bugün bu tek Türk'ün ateş bakışları altında erimişti. Muhsin Çelebi dışarı çıkarken, kendi gibi şaşkınlıktan donan nedimelerine:

- Şunun kaftanını veriniz! dedi.

Savaşçılardan biri koştu. Tahtın önünde serili kaftanı topladı. Türk elçisine yetişti:

- Buyurun, kaftanınızı unuttunuz.

Muhsin Çelebi durdu. Güldü. Çıktığı kapıya doğru dönerek şahın işiteceği yüksek bir sesle:

- Hayır, unutmuyorum. Onu size bırakıyorum. Sarayınızda büyük bir padişah elçisini oturtacak seccadeniz, şilteniz yok... Hem bir Türk, yere serdiği şeyi bir daha arkasına koymaz... Bunu bilmiyor musunuz? dedi.

Geçtiği yollardan gece gündüz dört nala döndü. Üsküdar'a girdiği zaman, Muhsin Çelebi'nin cebinde tek bir akçe kalmamıştı. Süslü hizmetkârlarına dedi ki:

- Evlatlarım! Bindiğiniz atları, haşaları, takımları, üstünüzdeki giysileri, belinizdeki değerli taşlarla süslü hançerlerinizi size bağışlıyorum. Bana hakkınızı helal ediyor musunuz?

- Ediyoruz... Ediyoruz...

- Anamızın ak sütü gibi.

Karşılığını alınca onları başından savdı. Derin bir soluk aldı. Evine uğramadan, deniz kıyısına koştu. Bir kayığa atladı. Sadrazamın konağına gitti. Mektubu şaha verdiğini, hiçbir hakarete uğramadığını, şahın iznini bile almaksızın habersizce kalkıp İstanbul'a döndüğünü söyledi. Zaten sadrazam, onun görevini hakkıyla yerine getireceğine son derece güveniyordu. Yollar, derebeyleri, aşiretlerle ilgili bazı şeyler sordu. Çelebi kalkıp çekileceği zaman:

- Ben satın almak istiyorum oğlum, kaftanın burada mı? dedi.

- Hayır, getirmedim.

- Acemistan'da mı sattın?

- Hayır, satmadım.

- Çaldırdın mı?

- Hayır.

- Ya ne yaptın?

Sadrazam üsteledi, tekrar tekrar sordu. Kaftanın ne olduğunu bir türlü anlayamadı. Muhsin Çelebi yaptığıyla övünecek kadar küçük ruhlu değildi. O akşam Üsküdar'a döndü. Ertesi gün yedi bin altını geri almak için kendisini bulan sırmakeş Toroğlu'na da, kaftanı ne yaptığını söylemedi. Meraklı İstanbul'da hiç kimse, ünlü "Pembe İncili Kaftan"ın "Nasıl, nerede, niçin" bırakıldığını öğrenemedi. Tebriz Sarayı'ndaki serüven, tarihin karanlığına karıştı, sır oldu. Ama eski zengin Muhsin Çelebi, bu kaftan için girdiği borçları verip, çiftliğini, mandırasını, iratlarını rehinden kurtaramadı. Elçilikten yadigâr kalan atıyla değerli taşlarla süslü takımını satıp, Kuzguncuk'ta minimini bir bahçe aldı. Onu ekip biçti. Çoluğunun çocuğunun ekmeğini çıkardı. Ölünceye kadar Üsküdar Pazarı'nda sebze sattı. Pek yoksul, pek acı, pek yoksun bir hayat geçirdi. Ama yine de ne kimseye boyun eğdi, ne de bütün servetini bir anda yere atmakla gösterdiği fedakârlık üzerine gevezelikler yaparak, boşu boşuna övündü.

ÖMER SEYFETTİN

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı


16/7/2009 - DiDim

Kategori: Duyuru


           Image Hosted by ImageShack.us
 
Merhaba herkese iyi tatiLLer diLerim.ExceLLentdance adLı bLogcuyu tanıyanLar vardır.BiLiyorsunuz ben Didim*de yaşıyorum.Gökçe Ağustos ayında Didim*e tatiLe geLiyor.Hem Gökçe iLe tanışıcam hem de tatiLimizi yapıcaz.SizLerin içinden de Didim*e tatiL yapmaya geLicek oLan varsa ben tanışmayı çok isterim =) SanaL aLemdeki dostLuğumuzu somutLuğa dönüştürmek hoş bir duygu oLucak sanırım.İLk defa tadıcam..Bu yazının aLtına yorum bırakarak bana uLaşabiLirsiniz.HoşçakaLın..

 KevseR..

            Image Hosted by ImageShack.us

Yorum (24) :: Yorum yaz! :: Bağlantı


16/7/2009 - HediyeLeriniZ..

Kategori: Hediye

 
Bu bannerLeri Busrakiz adLı bLogcu arkadaşım hazırLamış.Eline ve emeğine sağLıK canım..İlk banneri kuLLanıcam çok hoşuma gitti.TeşekkürLer =)


Bu banneri EnbuyukhepSicibLog adLı bLogcu arkadaşım hazırLamış.Çok teşekkür ederim.Eline ve emeğine sağLık canım..


Bu banneri BuzprinceSS adLı bLogcu arkadaşım hazırLamış.Çok teşekkür ederim.Eline ve emeğine sağLık canım..Benim için emek veriLen her şey özeLdir ;)


Bu banneri AçeLyashLey adLı bLogcu arkadaşım hazırLamış.Çok teşekkür ederim canım..Eline ve emeğine sağLık =)

 Merve400 adLı bLogcu arkadaşım çok büyük boyutta bir banner hazırLamış.YayımLayamadım ve şuan küçüLtmeye vaktim yok.Çok teşekkür ederim.Eline ve emeğine sağLık tatLım..Merak edenLer için Link * http://rs726.rapidshare.com/files/251933935/selinime.gif *

 Ayrıca hediye yaptığını söyLeyen fakat Link vermeyen arkadaşLarın bLogLarında buLamadım hediyeLeri..MaLum çok uzun bir süre geçti.Bana uLaştırırsanız onLarı da yayımLarım.Tekrar teşekkürLer =)

SevgiLerLe;
Kevser..

Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı


16/7/2009 - Ben GeLdim :]

Kategori: Duyuru

 Merhaba arkadaşLar..Deniz*in de bahsettiği gibi biLgisayarımda bir arıza vardı.Araya tatiL de girince epey bir zaman aLdı haLLetmem.Sonra araya doğum günüm girdi =) Derken bu haftaKi boş vaKtimden yararLanarak sorunu çözdüm.Deniz*in doğum günümLe iLgiLi yazdığı yazının aLtına bir çok yorum geLmiş.Doğum günümü kutLamış,hediyeLer hazırLamışsınız.Hepinize çok çok teşekkür ederim.Umarım bir sonraki doğum günümde de birLikte oLuruz.HediyeLer için eLinize emeğinize sağLık.OnLarıda yukarıda yayımLadım.Çok sağoLun =)

 Bazı arkadaşLarım hediye yaptıkLarını söyLemiş fakat Linkini bırakmamışLar.Çoğunun bLoguna baktım fakat uzun bir süre geçtiğinden hediyeLeri buLamadım.Çok özür diLerim.Bu yazıyı okuyorsanız ve hediyeniz yayımLanmamışsa Linkini gönderebiLirsiniz.

 Ayrıca çok sobe geLmiş.Hepsine baktım ama hep daha önce cevapLadığım soruLar var.Tekrar cevapLamaya luzmü yok diye düşünüyorum =) Eğer farkLı soruLar oLuşturursanız ben her zaman burdayım ;) Fakat düşünmeniz biLe beni mutLu etti.TeşekkürLer…

 Her zamanKi gibi soruLarınıza,görüş ve öneriLerinize kapım açık…İstek aLmıyorum fakat yapamadığınız şeyLerde eLimden geLdiğince yardımcı oLurum.Görüşmek üzere..Kendinize iyi baKın!

SevgiLerLe;
Kevser…

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı


1/7/2009 - CandyDoLL & DoğumGünü

Kategori: Onemli Gunler
Merhaba ...
Ben HappyDeniz. CandyDoLL'un bilgisayarı bozuk oLduğundan doLayı maLeseF bLogcuya giremedi. Onun adına benim yazmamı rica etti.

CandyDoLL 02 Temmuz 1994'te doğdu. Kevser'in sayesinde birçok bLogcu biLgiLerini arttırdı. İster hayat biLgiLerini ister bLog biLgiLerini ister de psp biLgiLerini. Her yönden onun sayesinde bir çok insan biLgiLendi, eğLendi, güLdü, sevindi. Kevser de bu güzeL ve anLamLı gününü sizLerLe payLaştı =) Yarın 16 yaşına basıcak :) Umarım onu bu özeL ve güzeL gününde mutLu oLması için yanLız bırakmazsınız. İyi doğdun Kevser*cim :) Seni çok seviyorum, çok seviyoruzZ.

Onun bizLer, sizLer için değeri ve önemi çok büyük :) Onu "doğumgünün kutlu olsun" cümLesi biLe mutLu eder. Kevser'e sobe vb. gibi şeyLer geLmiş. YorumLarınızı onayLamak istemedim. BiLgisayarı düzeLince kendisinin görmesi daha iyi oLur.

Tekrar Kanatsız meLeğimizin doğumgününü kutLuyorum :) HoşçakaLın!


Yorum (19) :: Yorum yaz! :: Bağlantı


7/6/2009 - SBS'ye GöndermeyeN AnneSini ÖLdürdü!

Kategori: Onemli Yazilar


ADANA'da ilköğretim okulu 7'nci sınıfı öğrencisi 11 yaşındaki R.A., kendisini okula göndermeyerek, bugün yapılan Seviye Belirleme Sınavı'na (SBS) girmesine izin vermeyen annesi 39 yaşındaki S.A.'yı yatakta uyuduğu sırada babasına ait ruhsatlı tabancayla başına ateş ederek öldürdü. Olaydan sonra okul çantasına yerleştirdiği tabancayı alıp sokağa çıkan R.A. polisi arayarak, “Ben annemi vurdum” diye ihbarda bulunup teslim oldu.

Olay, Ova Mahallesi 3'üncü Sokak'ta bugün saat 05.30'da meydana geldi. Emniyet Müdürlüğü'nün ‘155 Polis İmdat' ihbar hattını ankesörlü telefondan arayan R.A., ağlayarak, “Annemi vurdum” dedi. Küçük kızın sözlerini değerlendiren polis, ankesörlü telefonun numarasından kızın yerini belirledi. R.A.'yı telefon kulübesi önünden alan polis ekibi, gittikleri 3 katlı evin en üst katındaki yatak odasında başından vurulmuş haldeki S. A.'yı kanlar içinde ağır yaralı halde buldu. Çağrılan 112 ekipleri, yaralıya müdahale etmesine rağmen S. A. hayata döndürülemedi.

 

Şakirpaşa Polis Merkezi Amirliği'ne götürülen kayıtlara göre 11 yaşında olmasına karşılık gerçek yaşının 13 olduğu öne sürülen R.A., Çocuk Şube Müdürlüğü ekiplerine, “Annem beni 3 aydan beri okula göndermiyordu. Evde tutuyor ve tarikata sokacağını söylüyordu. Sürekli dayak atıyor, beni sinirlendiriyordu. Bu sabah da Anadolu ve özel lise sınavlarına girecektim. Akşam, sınava göndermeyeceğini söyledi. Tartıştık, sabaha kadar uyumadım. Sabah ezanı okunurken, mesaide olan babamın dolapta tuttuğu tabancayı alıp annemin yattığı odaya girdim. Başına tek el ateş ettim” dedi.

 

Olay sırasında TCDD hemzemin geçitte makasçı olarak çalışan babasının evde olmadığını anlatan R.A. ifadesinde, “2 ablam, 3 ağabeyim ve küçük erkek kardeşim sabah namazı için uyanmışlardı. Onlar abdest alıyordu, silah sesini duyunca odaya girdiler. Bana saldırmak istedikleri için okul çantamı ve tabancayı alıp dışarı çıktım” dediği bildirildi. R.A.'nın yanında taşıdığı sırt çantasını inceleyen ekipler, ’nın olayda kullandığı baba Ali A.'ya ait bulundurma ruhsatlı Smith Wesson marka toplu tabanca, ders kitapları ile sınava giriş belgesi buldu.


“PSİKOLOJİK SORUNLUYDU”

 

Annesini vurduktan sonra götürüldüğü polis merkezinde olayın şokuyla konuşmakta zorlanan ve sürekli titreyen R.A.'nın, psikolojik sorunları bulunduğu öne sürüldü. Arkadaşları, “Sürekli annesiyle tartışıyor, ona karşı geliyordu. Okulda da arkadaşlarıyla kavga ederdi. Öğretmeni, bizi uyararak, onunla tartışmamamızı söylemişti. Ama böyle bir şey yapacağı aklımaza gelmezdi” dedi.

TCDD'de hemzemin geçit kontrolörü olarak çalışan ve cinayet sırasında mesaide olduğu bildirilen baba Ali A. olayın ardından eve geldi. Sinir krizleri geçiren ve polislerce sakinleştirilen Ali A. açıklama yapmadı.

6 çocuk babası Ali A., memurluğun yanında Şakirpaşa Mahallesi'nde bir fırın ile odun satış deposu sahibi olduğu belirtildi. Olayı duyunca gelerek sokakta toplanan akrabaları kızı tarafından öldürülen S.A. için gözyaşı döktü. İçine kapanık yapısı olan ailenin, gelir düzeyinin iyi olduğu belirtilirken ailenin, zorunlu eğitim olan ilköğretimi bitiren kızlarını okula göndermedikleri saptandı.

Türk Ceza Kanunu’nun 31/1’inci maddesi uyarınca suç işlediğinde 12 yaşını doldurmamış olan çocukların cezai sorumluluğu olmadığı, bu kişiler hakkında ceza kovuşturması yapılamayacağı, ancak çocuklara özgü güvenlik tedbirlerin uygunalabileceğini belirtildi.

Yasaya göre, nüfus cüzdanına göre 12 yaşına dahi girmemiş olan R.A., gerçek yaşı belirleninceye kadar ceza sorumluluğu bulunmadığından koruma altına alınmak üzere Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü'ne bağlı Çocuk Sitesi’ne teslim edileceği belirtildi.

 

Olay Yeri İnceleme ve Cinayet Bürosu ekiplerinin çalışmasından sonra S.A.'nın cenazesi Adli Tıp Kurumu Morgu'na kaldırılırken, cinayetle ilgili soruşturma başlatıldı. Baba Ali A.'nın da ifadesine başvuruldu.


“Çok iLgimi çeken bi haber…Bu yüzden sizinLe payLaşma gereği duydum.Açıkçası şaşırdım.Doğru mu yapmış yanlış mı yapmış biLemedim.OkutuLması zorunLu oLan iLköğretime gönderiLmemesi,tarikata veriLmek istenmesi kötü bir şey sonuçta…Ve bu kız çocuğu neyi isteyip istemediğini biLecek yaşta.Ben hatayı aiLede buLuyorum.ÖLdürmesi gerekirmiydi gerekmezmiydi biLemiyorum ama gidip bir kuruma şikayet etse (ki eminim düşünmüştür) kurumdan sonra aiLe tarafından şiddete maruz kaLabiLirdi.Sonuçta kurumLar bu çocuğu %100 güvence aLtına aLamaz!Yine de annenin başı sağoLsun…Yorum size kaLmış.”

 

Kevser SeLin..

Yorum (18) :: Yorum yaz! :: Bağlantı


4/6/2009 - BitaneMe..♥

Kategori: Onemli Gunler

S4030552.JPG
SevgiLi Kuzenim SeLin*m;

Ben çok ağLamıştım o gün…Öğretmenimden ayrıLmak çok zor geLmişti.Seni de gözü yaşLı görmek istemediğim için geLmek istemedim geceye…Senin için önemLi olduğu kadar benim için de çok önemLi bir geceydi.Aynı güne denk geLdi ayrıLma gecemiz =) 3 sene geçmiş oLmasına rağmen bana 5 yıL boyunca ikinci anneLiği yapan öğretmenimi unutamadım.Unutamam da…Aramasaydın geLmeyi düşünmüyordum.Ama her zamanki gibi sana kıyamayıp yanında oLmam gerektiğini hatırLadım.

Bu akşam sana veriLen görevLeri yine başarıyLa tamamLadın.Bizi bir kez daha gururLandırdın.Sende artık büyüyorsun.5. sınıfın sonuna geLdin.Öğretmeninden ayrıLırken hissedeceğin duyguyu sana şimdi keLimeLerLe anLatamam.Senin bu akşam hissettikLerin oyun gibi geLdi beLki de sana…Karne günü karşıLaşıcaksın gerçekLerLe.İşte o zaman beni çok daha iyi anLayacaksın.

5 yıL içerisinde eLde ettiğin başarıyı orta okuL hayatında daha fazLa katLayacağına inanıyorum.Sen sabırLı ve çaLışkan bir kızsın…Öğretmeninden ayrıLdığına üzüLme…Karşına öyLe insanLar çıkıcak eski öğretmeninin yerini doLdurmasa da acını dindirecek.Şimdi yepyeni bir ortam,yeni arkadaşLar,yeni bir hayat seni bekLiyor.Hayatında başarıLar diLiyorum bitanem!

Unutma Kevser abLan her zaman yanında ;)

Yorum (9) :: Yorum yaz! :: Bağlantı


2/6/2009 - MaiL AdreSi

Kategori: HaberLer

ArkadaşLar Herkeste @hotmail.com uzantıLı maiL warken siz sıradışı oLun sizin maiLiniz "@hotmail.it @hotmail.fr @hotmail.de" oLsun =)

@hotmail.it almak için
BURAYA TIKLAYIN


Şehir=Roma
Posta Kodu=00187
--------------------------------------------------------------------------
@hotmail.fr almak için
BURAYA TIKLAYIN


Saat Dilimi=Paris
Posta Kodu=71000
--------------------------------------------------------------------------
@hotmail.de almak için
BURAYA TIKLAYIN

postleitzahl (posta kodu)=03150
Zeitzone (Saat diliminden)= berlin i seçin

 

Uzun zamandır maiL adresimi nasıL farkLı yaptığım soruLuyordu.Bir kaç kişiye söyLedim şimdi biLmeyenLer için yayınLıyorum.Emeğe saygı…Alıntı yaparken kaynak beLirtin!

 

Kevser SeLin…

Yorum (10) :: Yorum yaz! :: Bağlantı


30/5/2009 - Kavak YeLLeri-Sezon FinaLi

Kategori: Resimler

























 Beğenerek izLediğim bir diziydi.Bitmesine gerçekten üzüLdüm.Bunun yanı sıra “FinaL” oLmamasına çok sevindim =) Sezon FinaLi olduğundan önümüzdeki sene tekrar izLeyebiLeceğiz.EyLüL ayını sabırsızLıkLa bekLiyorum.Çünkü öyLe heyecanLı bitti ki…Facebookta doLaşırken sık sık görüyorum bu konu hakkındaki videoLarı ve yorumLarı…Doğru mu biLmiyorum ama Efe karakterinin diziden ayrıLacağı konuşuLuyor.YaptıkLarı kazayı da düşünürsek biraz mantıkLı geLdi =) TatiL onLarında hakkı…Hep biz mi izLeyeceğiz.Biraz da onlar dinLensin bakaLım…YorumLarınızı bekLiyorum.

 

SevgiLerLe;

Kevser SeLin…

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı


25/5/2009 - Dünyaya KadınLar HaKim OLursa..

Kategori: Resimler


 





Emeğe saygı…Alıntı yaparken adres biLdirirseniz sevirim.

SevgiLerLe;
Kevser SeLin…

Yorum (12) :: Yorum yaz! :: Bağlantı


Ziyaretin için teşekkür ederim.ŞabLonun tamamı bana ait..İzinsiz kuLLanan kişiLeri bana biLdirirsen sevinirim.Emeğe saygı..Yine bekLerim!.
**CandyDoLL**

Bannerim

Image Hosted by ImageShack.us
- Image Hosted by ImageShack.us

TaKvim-Saat

.

Mesaj KutuSu

Duyuru TabLosu

Merhaba;bLoguma hoşgeLdiniz.BLogumda aradığınız herşeyi buLabiLirsiniz.BLog konusundaki soruLarınıza ve sorunLarınıza her zaman açığım =) BLogum hakkında yorum,mesaj ve öneriLerinizi bekLiyorum.Ayrıca forumuma da bekLerim; http://hayaldunyam.forumup. com

**CandyDoLL**

AtatürK KöşeSi

MüziK

Free Music
Free Music
Free Music

height="59">